Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

FacebookMySpaceTwitterDiggDeliciousStumbleuponGoogle BookmarksRedditNewsvine

  1. Kavramsal ÇerçeveSubay kadroları ve modern anlamda ise Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından bugüne, devlet yönetiminde söz sahibi olan ana kurumlardan olmuşlardır. Türkiye’de, özünde, devletin bir kurumu olan ordunun, OYAK gibi kuruluşlarla iktisadi anlamda farklı bir düzeyde seyrettiği görülmektedir. Çalışmanın bu kısmında, OYAK ve TSKGV bağlamında, ordunun sermaye ile ilişki düzeyi ve bu ilişkinin ordunun siyaset üzerindeki etkisi ortaya koyulacaktır. Başlangıç noktası olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yapılmış ilk askeri darbe olan 27 Mayıs 1960 Darbesi seçilmiş olup tarihsel süreç içerisinde ordunun siyasetteki rolüne, şirketler ile ilişkili olarak sermaye perspektifinden bakılacaktır.

27 Mayıs darbesi Türkiye’de belirli bir darbe geleneği oluşmasının önünü açmıştır. Bu anlamda 27 Mayıs darbesi, Demokrat Parti iktidarı boyunca duyduğu rahatsızlıkların sonraki dönemlerde tekrarlaması durumunda her zaman müdahaleye açık bir kapı bırakması ve darbelerin gelenekselleşmesi sürecinin mimarıdır. 27 Mayıs öncesi daha düşük gelirli grupların çocuklarından oluşan subay adayları subaylığın git gide daha elit bir meslek grubu olması neticesinde ya subay çocuklarından ya da ortalama gelir düzeyinin üstündeki ailelerin çocuklarından oluşmaya başlamıştır. Sonraki dönemlerde ise subay maaşları düzenlenerek arttırılmıştır. Yaşanan bu gelişmeler halk ile ordu arasında varolan ilişkinin zarar görmesine ordunun halktan kopmasına neden olmuştur.

Darbe öncesi mevcut durumu inceleyecek olursak DP iktidarı ile birlikte Türkiye’de bağımlı ve çarpık bir sanayileşmenin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dönemde ülkede emperyalist yatırımların artması, Amerikan üslerinin açılması, NATO’ya girilmesi emperyalistlerin ülke içindeki hakim sınıflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynamalarını sağlamıştır. Tarımda hızlı makineleşme ve geniş toprakların tarıma açılması tekelci sermayenin iç pazarını genişletmiş ve feodal kalıntılarının servetini arttırmıştır. Bu süreç uzlaşma ve çatışmanın maddi zeminini oluşturmaktadır.[1]

27 Mayıs bazı ileri adımlarına karşın açıklama ve uygulamalarında sergilediği tutumlarla sermaye düşmanı bir hareket olmadığını kanıtlamıştır. En sıcak günlerde bile MBK, sanayici ve işadamlarına sürekli güvence vermiş, temaslar da bulunmuştur. Bu bağlamda 27 Mayıs darbesi ile alınan karar ve önlemler tamamen sanayi kesimlerinin lehine bir durum sergilemiştir. Bu durum ülkede emperyalizmin kökleşmesine neden olmuştur. 15.10.1961’de yapılan seçimlerle MBK ve Temsilciler Meclisi’nin varlıkları sona ermiştir. Askeri darbe sonrası yapılan ilk seçimlerde hiçbir partinin çoğunluk oluşturamaması neticesinde Ordu ve CHP’nin müdahalesi yaşanmıştır. Bu bağlamda Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olmuştur ve İnönü CHP-AP koalisyonunu kurmak için görevlendirilmiştir. 16 Kasım ara seçimlerine geldiğimizde AP oyların büyük bir bölümünü almıştır ve İnönü ile koalisyona son verilmiştir. Bu bağlamda AP’nin başkanı Süleyman Demirel olmuştur ve AP’nin önlemez yükselişi başlamıştır. [2]

1980 öncesinde Türkiye’de sermaye sınıfı, bazen tekil bazen de bir bütün olarak taleplerini dile getirerek, düzenlemelerin gerçekleşmesi için mücadele etmiştir. Olağanüstü devlet biçimi, yani 12 Eylül Askeri Rejimi de toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyerek, sermaye sınıfı mücadelesinin tamamlayıcısı olmuştur.

1980 yılında Türkiye’de özellikle ekonomik alanda görülen üretim düşüşleri, fiyat artışları, inşaat faaliyetleri, bütçe açıkları, para arzı, enflasyon, ödemeler dengesi, iflaslar, grev ve direnişler tekelci sermaye için bir karabasan olmuştur. Bu durum yapılacak olan bir askeri darbe sürecini hızlandırmıştır. Yapılacak olan askeri darbeye ABD’de destek vermektedir. ABD, Orta Doğu’daki İslam İhtilali sonucunda İran’ı ve SSCB’nin işgali sonucunda Afganistan’ı kaybetmiştir. Bu bağlamda tek kalesi Türkiye kalmıştır. Bu koşullardan dolayı ABD kendi çıkarlarıyla uyuşan bir Türkiye istemektedir. Bunun yolu ise askeri darbeden geçmektedir. Washington 1979 Mayıs ayından itibaren Ecevit’in Türkiye’yi yönetemediğini ifade etmiş ve açıkça istikrarın ancak askeri darbe ile kurulabileceğini söylemiştir.[3]

12 Eylül askeri darbesi ABD emperyalizminin ve yerli işbirlikçilerinin istemleri doğrultusunda gelişen bir harekettir. ABD, darbeden birkaç ay önce görüşlerini hiçbir şekilde saklama ihtiyacı duymadan darbenin gerekliliği konusunda görüşler bildirmiştir. 12 Eylül darbesini gerçekleştiren askeri cunta darbe öncesi faşist cinayet ve katliamları, halkın mal ve can güvenliğine gelecek zararları kendine temel gerekçe yapmıştır. Bu bağlamda darbe meşrulaştırılmış ve halk darbeyi sosyal, siyasi, ekonomik sorunların hiçbirine çözüm bulamayan idarenin alternatifi olarak görmüştür. Toplumda “12 Eylül Öncesi” bir paranoya haline getirilmiş ve böylece herhangi bir itiraz karşısında “12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?” sorusu kullanılmıştır. Bu bağlamda her türlü tepki marjinalize edilmiş ve halk tarafından darbenin kolay bir şekilde kabullenilmesi sağlanmıştır. 12 Eylül sonrası yeni bir anayasa oluşturulması gündeme gelmiştir. Oluşturulan yeni anayasanın taslak halindeyken eleştirilmesine izin verilmiştir. Ancak anayasanın kesin şeklini almasından sonra eleştirilmesi ve tartışılması yasaklanmıştır. Kenan Evren yeni anayasanın kabul edilmesi için propaganda kampanyası başlatmış ve daha anayasa kabul edilmeden önce tüm mahalle ve köy muhtarlarına yeni anayasa kitapçığını dağıtmıştır.

28 Şubat askeri darbesini anlayabilmek için bu dönemde Ortadoğu’da ki mevcut durum bilinmelidir. Bu dönemde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler sonucunda Türkiye jeopolitik olarak önemli bir nokta haline gelmiştir. Bu durum, Türkiye’yi emperyal devletlerin çıkar çatışmaları arasında bırakmış ve Türkiye’nin dış müdahalelere açık bir duruma gelmesine neden olmuştur. Mevcut tablo içerisinde Türkiye ABD’ye yakın bir politika izlemiş ve ABD’nin çıkarlarıyla uyuşacak şekilde hareket etmiştir. Bu dönemde önemli bir husus SSCB’nin dağılması ve birçok devletin kurulmasıdır. Kurulan devletler emperyal devletlerin dikkatini çekmektedir. Türkiye’de bu devletleri sömürmek isteyen emperyal devletlerin çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.[4]

Birden fazla problemin olduğu bölgede Türkiye’nin hamleleri oldukça yetersiz ve dağınık kalmıştır. Bu dönemde Türkiye stratejik işbirliği yapacak ülke arayışına girmiştir ve bu bağlamda İsrail ile yakınlaşmıştır. Çiller döneminde görülen bu yakınlaşma istenilen sonucu vermemiştir ve Türkiye’nin bölgede güç kaybetmesine neden olmuştur.

Bölgedeki önemli diğer bir sorun ise Orta Asya Petrolleri sorunudur. Ortay Asya Petrollerine hakim olmak isteyen sömürgeci devletler çekişmeler yaşamıştır. Bu çekişmeler sonucunda ABD, İran ile Azerbaycan arasındaki yakın ilişkilerin bozulmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Azerbaycan’da Türkiye’nin de isminin geçtiği bir askeri darbe girişimi düzenlemiştir. Yaşanan bu gelişmeler Azerbaycan ile ABD arasında iyi ilişkilerin kurulmasını sağlamıştır.[5]

1990’lı yılları incelediğimizde Türkiye’de askeri, politik, toplumsal ve ekonomik alanlarda tam bir ABD emperyalizmi mevcuttur. Bu bağlamda ABD’nin etkisi olduğu NATO kararlarıyla Türkiye’de irtica ve terör temel sorun unsurları olarak belirlenmiştir. Bu dönemde İslam’ın siyasi alandan çıkarılması için mücadele verilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda MGK’nın psikolojik harp birimi tarafından gizli bir İslam Projesi başlatılmıştır. Bu proje İslam dinini hurafelerden arındırmak ve dini siyasi alanın dışında bırakmak amacına hizmet etmiştir. Ancak proje Erbakan’ın başbakan olması sonucu durdurulmuştur. Bu konuda temel husus ideolojik kırılmadır. 12 Eylül darbesi ile birlikte Kemalizm yerine Türk-İslam düşüncesi benimsenmiştir ancak 1990’lara gelindiğinde Türk-İslam düşüncesi bırakılmış ve bir ideoloji kırılması yaşanmıştır.

12 Eylül askeri darbesi sona erdikten belirli bir süre sonra ülkede tekrardan kitle hareketleri görülmeye başlamıştır. Bu bağlamda işçi grevleri, öğrenci eylemleri, kamu çalışanı örgütlenmeleri gerçekleşmiştir. Bu süreç içerisinde siyasi partilerde boş durmamış ve propagandalarda bulunmuşlardır. Darbe sonrasında yapılan 20 Kasım 1991seçimlerinde Süleyman Demirel başkanlığında bir DYP-SHP koalisyonu kurulmuştur. Bu koalisyon döneminde toplumda Türk-Kürt, Laik-Anti laik ayrışmaları yaratılmıştır. 28 Şubat son derece önemli politik, ekonomik ve ideolojik bir yönelimin dönüm noktasıdır. 28 Şubat sürecinde irticai faaliyetlerin ön plana çıkarılmış olması yanlış bir algı oluşturma işlemidir.

Türk ordusundaki generallerce 28 Şubat darbesine post-modern darbe olarak bakılır. Bu darbenin yapılmasını hızlandıran olaylar yaşanmıştır. Başkanlık konutunda cemaat liderlerine iftar yemeği verilmesi, Taksim’de kurulan çadırda namaz kılınması, devlet kadrolarındaki şeriatçı kadrolaşma 28 Şubat askeri darbesinin yapılmasını hızlandırmıştır.[6]

Son olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türk siyaseti üzerindeki rolü, Huntington’un “kültürel uçurum” kavramıyla açıklamaya uygundur. Kültürel uçuruma göre, silahlı kuvvetler ile siyasi/sivil erk arasında bir ayrım bulunmalıdır. Silahlı kuvvetler, yasalarla sivil siyasi erk tarafından kendisine bağlanmalı, özerk yapı oluşumu bu şekilde engellenmelidir. Aksi durumda, ordu, kendinde yönetimde söz sahibi olma hakkını görür. Silahlı kuvvetler, ülkelerinin demokrasilerine bir kere darbe vurduğu zaman, bunun artık geri dönüşü olmaz, darbeyi bir kere yapan ordu bunu izleyen yıllarda yine kendinde darbe yapacak gücü ve kudreti bulur. Türkiye ve benzeri az gelişmiş ülkelerde bu tip darbeler görülmüştür. Korunması gereken kültürel uçurum korunmadığı takdirde darbeler tekrar etmeye devam edecektir. Silahlı kuvvetlerin siyasete doğrudan müdahalesi, onun gücünü gösterdiği gibi, kültürel uçurumun da daraldığına işaret etmektedir.

1960 askeri müdahalesinde, görüyoruz ki, büyük sermaye sınıfları ile ordu bir işbirliğine girmiş ve darbenin gerçekleşmesiyle alınan ekonomik kararlar yürürlüğe sokulabilmiş, bu şekilde hem sermaye sınıfı ekonomik olarak pozitif yönde kazanmış hem de silahlı kuvvetler ülke yönetimini ele alarak siyasi anlamda pozitif yönde hak kazanmış olmaktadır.

  1. MAİS MOTORLU ARAÇLAR İMAL VE SATIŞ ANONİM ŞİRKETİ ÖZELİNDE ORDU-SERMAYE İLİŞKİSİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Mais Motorlu Araçlar İmal ve Satış A. Ş., Renault ve Dacia otomativ markalarının Türkiye mümessili ve Türkiye genel distribütörüdür. MAİS Motorlu Araçlar İmal ve Satış A.Ş., 10 Ocak 1968 tarihinde OYAK Grup şirketi olarak kurulmuş ve ilk Renault marka otomobili 1971 tarihinde Türk tüketicisine sunmuştur.

“MAİS, Renault ile Dacia otomotiv markalarının Türkiye Genel Distribütörü’dür. Sermayesinin %51’i OYAK Grubuna, %49’u Renault S.A.’ya aittir. MAİS, Renault ve Dacia markalarının Türkiye’de binek otomobil, hafif ticari araç ve yedek parça satışıyla satış sonrası hizmetlerini sürdürmektedir. Şirket Türkiye’de en geniş satış ve satış sonrası ağına sahiptir. Ülke geneline yayılmış yetkili servisleri, en son teknoloji ürünü, ekipmanları ve eğitimli personeliyle Türkiye genelinde 4 şubesi (İstanbul - Boğaziçi, Ankara, İzmir ve Bursa), 82 yetkili satıcısı bulunan MAİS, Türkiye genelinde 185 noktada satış ve satış sonrası hizmeti vermektedir.”[7]

Şirket, sermayesinin %51’inin OYAK Grubuna bağlı olmasıyla çalışmamız adına dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, şirket kuruluşundan bugüne kadar görev yapmış yönetim kurulu üyelerini incelediğimizde 1987’de General Tarık Mutlualp ile, 1994’te Tümgeneral Temel Şahinoğlu öne çıkmaktadır. Şirketin kuruluş tarihini baz aldığımız zaman, geçen toplam süre zarfı boyunca yalnızca iki generalin şirket yönetim kurulu üyeliği bulunduğundan anlamlı bir farklılık gözlenmediği için değerlendirmeye katılmamıştır.


FacebookMySpaceTwitterDiggDeliciousStumbleuponGoogle BookmarksRedditNewsvine

  1. OYAK VE TSKGV ŞİRKETLERİ BAĞLAMINDA ORDUNUN SERMAYE İLE İLİŞKİSİ

1950 yılında ABD’ye yaranmak adına girilen Kore Savaşı sonrasında Türkiye NATO’ya üye olmuştur. ABD’den gelen yardımlarla beraber Türkiye’de kısa sürede olsa ekonomik bir refahlaşma dönemi yaşanmış ancak bu süreç çok kısa sürmüştür. Bu dönemde ordu içerisindeki huzursuzluk özellikle genç subaylar arasında had safhaya ulaşmış, Ordu’nun başındaki komutanlar yetersiz görülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda, Albay Talat AYDEMİR tarafından 1957 yılında Milli birlik Komitesi (MBK) kurulmuştur. Artık subayların da örgütsel faaliyetleri gizli kalamamıştır.

1960 yılına gelindiğinde iktidarın hırçınlığı ve baskıcı anlayışı ayyuka çıkmış, o dönemki Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal GÜRSEL MSB’ye bir mektup göndererek, mevcut iktidar ve Cumhurbaşkanının istifasını istemiştir. Yine aynı yıl KHO ve sivil Üniversite öğrencileri yürüyüş düzenleyerek (555 K Olayı) iktidarı sert bir dille son kez uyarmışlardır. Sonunda, 2771 sayılı Ordu Dahili Hizmet Kanununun 34. Maddesine dayanarak, 27 Mayıs 1960’da ordu, yönetime el koymuştur.

Ordu sermaye ilişkisi bakımından özellikle 1960‟lı yıllardan başlayarak 2000‟li yılların başına kadar emekli general/amirallerin sanayi ve finans şirketlerinde istihdam edilmeleri bu konunun başka bir konu altında incelenmesini gerektirmektedir. Savunmaya ayrılan payın 2015 yılı itibariyle, Gayri Safi Yurt içi Hasıla’ya (GSYİH) oranının yüzde 2,3 civarında olduğu Türkiye’de bu paranın yönlendirilmesi ve yönetilmesinde askerlerin payının olduğu düşünüldüğünde savunma sanayi ile TSK arasındaki bağlantının ele alınmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Hem Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’nda (TSKGV) yer alan; hem de özel savunma sanayi firmalarında çalışan emekli general/amiraller sayesinde ordu sermaye ilişkisi yeniden üretilmektedir. OYAK sayesinde üretim aracı sahibi olan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensuplarının bu kuruluşa üye olarak geçirdikleri sınıfsal değişim ve bir kurum olarak ordunun Türkiye’nin geçirdiği sermaye birikim süreçlerinde aldığı tavırda OYAK’ın etkisinin olup olmadığı sorusu OYAK’ın incelenmesini önemli kılmaktadır.[8]

1973 yılında  Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir rejim sorunu haline gelmiştir. Silahlı Kuvvetler, iki parti arasındaki çekişmeyi gerekçe göstererek en yüksek rütbeli komutanı Cumhurbaşkanı adayı olarak parlamentoya sokmak istemiş, bu da krize yol açmıştır. Ancak AP ve CHP aralarında anlaşarak asker kökenli Fahri Korutürk’ü cumhurbaşkanı seçmişlerdir. TSK’nın ülkedeki sorunlarla alakalı olarak parlamentoyu MGK aracılığıyla uyarmasına rağmen gerekli tedbirler alınmamış; hatta bazı parlamento üyeleri ve bakanlar yüksek rütbeli komutanları ziyaret ederek, çözüm yolunun yine TSK olduğunu dile getirmişlerdir. Anarşinin devam etmesi üzerine siyasi partilerden bir çözüm bulmaları istenmiş ancak yine bir sonuç alınamamıştır. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresinin dolmasıyla beraber, 22 Mart 1980 tarihinden itibaren cumhurbaşkanlığı seçimleri, siyası çıkar hesapları yüzünden çıkmaza girmiş ve bunalımın artmasına neden olmuştur. Bu kapsamda TSK 12 Eylül 1980 günü yönetime el koymuştur.

Ordunun siyaset üzerindeki etkisinin baskın olduğu kadar, bünyesinden çıkan Ordu Yardımlaşma Kurumu ve Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı da, ordu mensuplarına ve direkt orduya hizmet etmeyi misyon edinmiş kurumlar olarak ortaya çıkarlar. Bu kurumlar ticaretten üretime, distribütörlükten hizmet sektörüne, emlaktan emekliliğe kadar birçok sektörde hizmet vermektedirler. Çalışmanın bundan sonraki kısmında, Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) ve Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na bağlı bazı kuruluşlarda görev almış asker kökenli yöneticiler ile sivil yöneticilerin bir tür karşılaştırılması yapılacaktır.

Türk Silahlı kuvvetleri Güçlendirme Vakfı ve Ordu Yardımlaşma Kurumu’na bağlı şirketlerin (TUSAŞ, TUSAŞ-TAİ, HAVELSAN, HAVELSAN-EHSİM, HTR, İŞBİR, MİKES, ASPİLSAN, TÜRKTIPSAN, GÜLSAV, BOLU ÇİMENTO, ROKETSAN, DİTAŞ, MAİS, ASELSAN, MERCEDES BENZ-TÜRK, NETAŞ, ASELSAN) bünyesinde 1968-2018 yılları arasında yönetim kurulu üyeliği görevi ile çalışmış kişiler incelendiğinde,  sivil-asker ilişkileri oranı Tablo 1’deki gibi tespit edilmiştir.

Tablo 1.: 1968-2018 yılları arasında OYAK ve TSKGV şirketleri yönetim kurullarındaki sivil-asker oranları

( Kaynak: Türkiye Ticaret Sivil Gazetesi, https://www.ticaretsicil.gov.tr/ [Erişim Tarihi Aralık 2018].)

Grafik 1.: 1968-2018 yılları arasında, OYAK ve TSKGV şirketleri yönetim kurullarında görev almış asker yöneticiler

(Tablo 1’den yararlanılmıştır.)

Tablo 1’in incelenmesi yapıldığında, 1982 yılını takip eden dönemlerde asker sayılarının arttığı gözlemlenmektedir. Bu artışın sebebi olarak 1980 Askeri Müdahalesi görülmektedir. Ordunun siyasete direkt bir müdahalesi olarak karşımıza çıkan askeri darbeler, yönetim ve idarenin askeri hükümete geçişi, şirketlerdeki asker sayılarına etki etmiş olduğunu göstermektedir. Bu, ordunun sermayeye olan etkisini de gözler önüne sermektedir. Diğer yandan 2000’li yıllardan bugüne geldiğimizde ise en dikkat çeken detay, son yıllardaki yönetim kurulu üyelerinin askeri kökenli olanlarının sayılarının iyiden iyiye düşmesidir. Bundaki en önemli sebep, geçtiğimiz 2016 yılında yaşanmış olan 15 Temmuz Darbe Girişimi olduğu açıktır. Bu girişim ile ordu içinde örgütlenmiş Fethullahçı Terör Örgütü, yönetimi ele geçirmeyi amaç edinmişse de bunda başarılı olamamış ve darbe geri püskürtülmüştür. Ancak bu olaya müteakiben devam eden soruşturmalar, ihraçlar sonucu hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kamuoyunda güven azalmış hem de görevden alınan örgüt mensubu askerler kadrolarını boşalttığından, şirketlerde de sivil yönetici sayısında artış gözlemlenmiştir.

  1. SONUÇ

Sermaye ilişkisinin bir biçimi olarak devlet yaklaşımı, kapitalist devlet ile ilgili kuram geliştirme çabalarından biridir. Bu yaklaşıma göre, devlet ve toplum birbirinden ayrı iki şey değildir. Bu ikisinin arasındaki ilişkiyi kriz ve sınıf mücadelesi gibi kavramlar kullanarak geliştirir ve devlet merkezli yaklaşımlara bir alternatif olarak sunulur. Bu yaklaşımın değeri, sınıf mücadelelerine vurgu yapması, bu mücadelelerin de devlet biçiminin oluşmasındaki etkisine vurgu yapmasındadır. Bu yaklaşım, devleti, bir sınıf egemenliği olarak tanımlanan sermaye ilişkisinin bir biçimi olarak görür. Sermaye, devleti ya da siyaseti belirleyen basit bir ekonomik biçim değildir. Devletin biçimi, sermayenin çelişkilerinin de ifade edildiği, sınıf mücadelelerinden türemiştir. “Daha genel bir ifadeyle krizler, sermaye-emek arasındaki çelişkili ilişkiden ve sınıf mücadelelerinden bağımsız değildir.”[9]

Krizden çıkış, sermaye ilişkilerinin yeniden yapılanmasıyla mümkün olur. Bu yalnızca iktisadi bir süreç değildir. Krizden nasıl çıkılacağı ve kriz süresince neler olacağı; sermaye ile emek arasındaki ve aynı zamanda sermaye sınıfının fraksiyonları arasındaki mücadeleye bağlıdır. Sermaye sınıfı kriz karşıtı mücadeleler ve çeşitli stratejiler geliştirir. Devlet biçiminin değişmesi, sermaye sınıfının krizle mücadele yollarından biridir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda, sermaye sınıfı bunu desteklemekten kaçınmaz. Krizi sermaye sınıfı lehine çözmede devlet biçimindeki değişim kilit rol oynamaktadır.

Sermaye sınıfı için krizle başa çıkma yollarından bir diğeri de krizin bir fırsat olarak değerlendirilmesidir. Sermaye sınıfı, kriz süresince ortalama kar oranlarını artıracak biçimde sermaye sınıfının kendisinin yeniden örgütlenmesini sağlayan bir süreç olarak görülür. “Kar oranlarını sürdürme çabası, sermayenin daha da yoğunlaşmasına, merkezileşmesine yol açan rekabetçi mücadelenin artmasına neden olur; rekabet etmekten aciz kapitalistlerden bazıları sermayelerini spekülatif alanlara çevirir, diğerleri iflasla yüzleşir.”[10] 1980 öncesinde Türkiye’de sermaye sınıfı, bazen tekil bazen de bir bütün olarak taleplerini dile getirerek, düzenlemelerin gerçekleşmesi için mücadele etmiştir. Olağanüstü devlet biçimi, yani 12 Eylül Askeri Rejimi de toplumsal ilişkileri yeniden düzenleyerek, sermaye sınıfı mücadelesinin tamamlayıcısı olmuştur.

Mevcut krizin giderilmesinde bir reçete görevi gören 24 Ocak 1980 Kararları, bu kararların uygulayıcısı olacak olan 12 Eylül Darbesi, sanayi sermayesinin, emek-sermaye ilişkisini kendi lehine yeniden belirleme çabası ile uyumlu adımlardı. Krize çözüm olarak sunulan bu kararlar, IMF ve Dünya Bankası’nın azgelişmiş ülkelere dayattığı tipik birer uyum ve istikrar politikaları denilebilirdi. Ancak Türkiye, diğer az gelişmiş ülkelerden (örneğin Latin Amerika ülkeleri) farklı bir konumdaydı. Türkiye'de iç talebin kısılmasındaki amaç emek aleyhine bir gelir politikasını esas almıştır. Bu yüzden de bu paket, sermayenin karşı saldırısı olarak konum almıştır. Bu kararlarla birlikte, sermaye emek karşısında güçlendirilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla sermaye sınıfı da 24 Ocak Kararları’ nı genel olarak desteklemiş ve krize karşı bütüncül bir çözüm olarak görmüştür. 1960 Askeri Müdahalaesi ile, ordu yönetime albaylar cuntası ile el koymuş ve bu gelecek yıllar için de bir temel noktası teşkil etmiştir. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu ilk askeri müdahalesi, son olmayacak, 1971’de muhtıra ile, 1980’de yine bir askeri müdahale ile, 28 Şubat 1997 postmodern darbesi ile, 2007 e-muhtıra ile ve nihayetinde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile devam eden bir sürecin tohumu atılmış olmaktadır.

 Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sıkça rastladığımız askeri müdahalelerin bir diğer gerekçesi de ekonomik darboğazlar ve develüasyonlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle görünmektedir ki ordu, darbe yaparken bu ekonomik bunalımları da hesaba katmakta ve bir çıkış yolu ararken de sermaye sahiplerine danışmaktadır.

[1] Ahmet Arif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009), s.20.

[2]  Ahmet Arif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009), s. 65-66.

[3] Ahmet Akif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009) s. 170-173.

[4]  Ahmet Arif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009), s. 246.

[5]  Ahmet Arif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009), s. 253.

[6] Ahmet Arif Mücek, Türkiye’de Askeri Darbeler, (İstanbul: Gökkuşağı Yayıncılık, Eylül 2009), s. 280.

[7] “Mais Motorlu Araçlar İmal ve Satış A.Ş.” https://www.renault.com.tr/renault-kesfet/renault-turkiye/renault-mais.html [Erişim Tarihi:15.01.2019].

[8] Abdullah Köktürk, Türkiye’de Devlet, Ordu, Sermaye İlişkisi (1960-1990), Yayınlanmamış Doktora Tezi. (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2016), s.140

[9] Ebru Deniz Ozan, Gülme Sırası Bizde, (İstanbul: Metis Yayınları, 2010), s. 34.

[10] a.g.e. s. 36.

  1. KAYNAKÇA

Ozan, Ebru Deniz, Gülme Sırası Bizde, İstanbul: Metis Yayıncılık, Ocak 2012

Mücek, Ahmet Akif, Türkiye’de Askeri Darbeler, İstanbul: Gökkuşağı Yayınları, Eylül 2009

Öztürk, Osman Metin, Ordu ve Politika, Ankara: Fark Yayınları, 2006

Küçükömer, İdris, Batılılaşma: Düzenin Yabancılaşması, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, Ağustos 2007

Hale, William, 1789’dan Günümüze Türkiye’de Ordu ve Siyaset, İstanbul: Hil Yayınları, Ocak 1996

Kayalı, Kurtuluş, Ordu ve Siyaset, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012

Köktürk, Abdullah(2016). Türkiye’de Devlet, Ordu, Sermaye İlişkisi(1960-1990)Yayınlanmamış Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Şirket Yönetim Kurulu Listeleri: Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi,(çevrimiçi) http://www.ticaretsicil.gov.tr (Erişim Tarihi: Aralık 2018)